Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi - III
Osmanlı Arkeolojisi denince, Osmanlı Dönemi arkeoloji
çalışmalarını değil, Osmanlı topraklarını kapsayan sahada yapılan arkeolojik
kazıları ve araştırmaları anlarız.
Bu bağlamda Osmanlı Arkeolojisi günceldir ve arkeolojik
açısından yeni bir alandır.
Ortadoğu ve Balkanlarda yapılan kazılarda, üst tabaka
buluntuları (stratigrafik kabuk), çoğunlukla kazıya engel teşkil eden moloz
yığını olarak görülür, süpürülüp atılırdı.
Aslında bu tabakada Osmanlı Dönemi seramikleri, yapı
kalıntıları ve günlük yaşam nesneleri bulunmaktadır.
Bu tabakanın Osmanlı Dönemi’ni anlama açısından son derece
önemli olduğu sonradan anlaşılacak ve Osmanlı
Arkeolojisi adında yeni bir disiplin ortaya çıkacaktı.
Son dönem Yunanistan ve Balkan kazıları yanında, Ortadoğu’da
ve Türkiye’de Osmanlı Arkeolojisi
adı altında kazılar yapılmaya başlandı.
Osmanlı Arkeolojisi’nin önemli bir çalışma alanı da Filistin’de (günümüz İsrail toprakları) üzerindedir.
ABD’li Arkeolog Prof.
Dr. Uzi Baram ve ekibi: “Küresel
Tarihsel Arkeolojiye Katkılar” adı altında “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel Arkeolojisi Yeni Bir Çığır Açıyor”
başlığıyla Osmanlı arkeolojisini bilim dünyasına duyuruldu.[1]
İsrail’de Arkeoloji ve Uzi Baram
ABD Massachusetts Üniversitesi'nden Antropolog Uzi Baram ve Lynda Carroll’un 2002 tarihli “A Historical Archaeology of the Ottoman
Empire: Breaking New Ground“ adlı derlemesi, İsrail'de tarihsel arkeolojinin gelişimini anlatır.
Türkçe açılımıyla: “Osmanlı İmparatorluğu'nun Tarihsel
Arkeolojisi: Yeni Bir Çığır Açmak” adlı
derleme (2002), Filistin’de tarihsel arkeolojinin gelişimini ele alır. Bu
derlemede, orada yaşayan Yahudilerin arkeolojisi değil, 1917'ye kadar
Filistin'i yöneten Osmanlı
İmparatorluğu'na ait arkeolojik veriler ele alınır.
Osmanlı İmparatorluğu, 1516'dan 1917'ye kadar Filistin'i
yönetmiştir; imparatorluk kontrolünün niteliği ve Osmanlı yüzyıllarının mirası
tartışmalıdır. İsrail'de arkeolojinin Osmanlı dönemini de içermesi yönündeki
çeşitli çağrılardan on yıl sonra, kısmen bu tartışmaların bazılarını ele almak
amacıyla, çeşitli arkeolojik projeler İsrail'de tarihsel arkeolojinin
parametrelerini ortaya koymuştur. Orta Doğu'da tarihsel arkeoloji
terminolojisiyle ilgili zorluklar kısaca ele alınmış ve bölgedeki tarihsel
arkeolojinin Osmanlı İmparatorluğu arkeolojisi olarak tanımlanması
savunulmuştur.
Bu amaçla Filistin'i bölgesel ve küresel değişim süreçleri
bağlamında dört arkeolojik örnek kullanılmıştır: Tel el-Hesi, Ti'innik, Yocne'am ve Akko.
İsrail’deki Arkeolojik Çalışmalar ve Karşıt Eleştiri
İsrail'de arkeoloji, uzun süredir ulusal kimlik inşası ve
tarihsel hak iddiaları (özellikle İncil dönemi) için araçsallaştırıldığından,
Osmanlı dönemi gibi daha yakın tarihli İslam kültürü mirasları uzun süre göz
ardı edilmiştir. Ancak, İsrail Eski Eserler İdaresi'nin son yıllardaki
çalışmalarıyla Osmanlı dönemi arkeolojisine ilgi artmıştır.
Ulusal Kimlik Odaklı İsrail
arkeolojisi, "demir çağı" ve "İncil arkeolojisi"ne
odaklanarak, Yahudi tarihiyle doğrudan bağlantılı dönemleri (Yahuda Krallığı,
İkinci Tapınak dönemi) ön plana çıkarmıştır.
Osmanlı Dönemi bu arkeolojik çalışmalarda ihmal edilmiştir.
Osmanlı dönemi, uzun süre
"sömürgecilik" veya "yabancı yönetim" dönemi olarak görülüp,
bilimsel kazılarda katman olarak dahi önemsenmemiştir.
Son dönem çalışmalarıyla durum değişmiştir.
Özellikle Kudüs, Yafa ve Akka gibi şehirlerde yapılan kurtarma
kazılarında Osmanlı yapıları, seramikleri ve günlük yaşam kalıntıları üzerinde
akademik çalışmalar artmaya başlamıştır.
İsrail’de bilim dünyası ile resmi ideoloji arasındaki bu
karşıtlık, günümüz Netanyahu rejiminde
daha da belirgin bir hal alır.
Soruna Antisemitizm’e
yakın çevreler (Yahudi Düşmanı), oldukça ağır eleştiride bulunurlar:
Tanah’ın seçilmiş millet, vadedilmiş topraklar, Masada ve Bar Kohba gibi kahramanlık
anlatıları ve öğretileri, İsrail devleti için hem övünülecek bir geçmiş hem de
ortak bir ulusal ve kültürel kimlik inşası fırsatı sunmuştur. Bu fırsatların
hayat geçirilmesinde temel aktörlerden biri, Kitab-ı Mukaddes arkeolojisi olmuştur.[2]
Vadedilmiş topraklar (Arz-ı Mevud), Yahudilik inancına göre
Tanrı'nın Hz. İbrahim ve soyuna (İsrailoğulları) vermeyi vadettiği, Tevrat'da
geçen kutsal bölgedir. Nil Nehri'nden Fırat Nehri'ne kadar uzanan, günümüzde
Filistin, İsrail, Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin güneydoğusunu kapsayan geniş bir
alanı ifade eder.
İsrail devletinin arkeolojik kazı, restorasyon ve tanıtım için
tercih ettiği sitelerin, Yahudi tarihinde ve ulus kimliğinde etkili ve önemli olduğu
açık bir şekilde görülmektedir.[3]
Bu konu (Osmanlı Arkeolojisi), aslında İsrail'de büyük ölçüde
yok, zira arkeoloji uzun zamandır ulusal kimliği desteklemek için kullanılıyor.
Örneğin, Silberman ve Small 1997), 1948 öncesi Filistin köylerinin (Kletter ve
Sulimani 2016) ve sanayi alanlarının (Sasson 2019) incelenmesi dışında çok az
çalışma yapılmıştır. Avrupa'da da, dini binalar ve yapılar (Silberman 2005) ve
çeşitli toplama kamplarındaki Holokost'un (Shoah) maddi kalıntıları (Bernbeck
2018) araştırılmış olmasına rağmen, Orta Çağ sonrası Yahudi evlerinin
arkeolojisi büyük ölçüde yok gibi görünüyor.[4]
Bazı araştırmacılar ise, İsrail’deki arkeoloji çalışmalarını
siyasete bulaşmış bir olgu, Filistin topraklarının işgalini meşrulaştıran bir
yöntem olarak ele almaktadır.[5]
Baram ve Carroll’un Osmanlı Arkeolojisi
İsrail Arkeolojisi’nde Osmanlı katmanları sıklıkla göz ardı
ediliyor, hatta daha da kötüsü, uygun belgeleme yapılmadan mekanik yöntemlerle
ortadan kaldırılıyor. Bu durum, kısmen, 1700 yılından sonraki Geç Osmanlı
buluntularının İsrail yasaları uyarınca 'antik eserlere' sağlanan korumadan
yararlanamamasıyla açıklanabilir, diyor Uzi Baram.
Bu ihmalin bir diğer nedeni ise bu maddi kalıntıların Arap
ötekiyle, İsrail/Filistin üzerindeki rekabet halindeki ulusal iddialarla siyasi
olarak ilişkilendirilmesidir.[6]
Tüm bu nedenlerin bir sonucu olarak 600 yıllık Osmanlı
varlığı, Baran-Carroll derlemesine göre görmezlikten
geliniyor. Klasik Arkeoloji Antik Çağ’ı yüceltirken; Yunanistan, Mısır,
Mezopotamya üzerinden Tunç Çağı, Helenistik ve Roma dönemleri gibi “Altın
Çağlar”a odaklanıyor. Oysa Tarihi
Arkeoloji, küresel oluşumu salt Avrupa etkisine indirgemez. Kendi başına
bağımsız bir dünya egemenliğinin üretim ilişkileriyle ve dünya pazarlarıyla
olan etkileşimini (entanglement)
inceler. Bunu yaparken geçmiş ile günümüz arasında bağlantı kurar, gündelik
davranışların, tarımsal geleneklerin ve maddi kültürün toplumsal yapıdaki
devamlılığını (etnoarkeoloji)
araştırır. Modern ulus-devletlerin inşa
ettiği resmi “tarih “söylencelerine meydan okuyarak, etnik sınırların ve
kimliklerin aslında ne kadar değişken olduğunu gösterir.
Tarihin Sessiz Üreticileri
Baram ve Carroll’un derlemesi, sıradan insanların yaşamına
odaklanır. Tarih genellikle seçkinler,
devletler ve resmi belgeler
tarafından yazılır. Arkeoloji ise belgelerde yer almayanların-köylülerin, kadınların, azınlıkların ve
kırsal işçilerin-gerçek hikâyesini gün yüzüne çıkarır.
Kalıntılar (üretim
araçları, seramikler, mimari) bu toplulukların pasif kurbanlar olmadığını,
değişen dünya ekonomisine aktif uyum sağlayan direnişçi kitleler olduğunu kanıtlar.
Derlemede ayrıca 1699-1898 Osmanlı Girit’i ele alınıyor. 24
yıllık zorlu Kandiye kuşatmasının ardından, Venediklilerden alınan Girit’te
yeni bir toprak rejimi uygulanıyor: Kiracı “çiftçi” sistemi ve devasa tarım
arazileri. Köylü, kötü pişmiş arpa ekmeği, tuzlu zeytin, yabani otlar ve su
tüketirken, et neredeyse bilinmiyor. Vergilerini ödemek için en iyi ürünlerini
satıyorlar. Kaliteli buğday ekmeği ise yönetici elitlere ve kentlilere
ayrılıyor.
Bu sisteme Doğu Girit’teki Vrokastro Bölgesi direniyor.
Köylüler, metochi denen mevsimlik, kuru taş evler inşa ediyor ve hasat-ekim
zamanı bu evleri kullanıyorlar. Üretim merkezi konumunda metochilerden sonra en
önemli yapı tahıl değirmenleridir.
Bu değirmenler sadece tahıl öğütülen yerler değil, köyler arası buluşma
noktasıdır. Devletin Haraç (onda
bir) tarım vergisi ayni olarak bu
değirmenlerde veya harman yerinde tahsil edilirdi.
En önemli üretim araçlarından biri tamamen ahşap ve taştan
yapılan, hayvan gücüyle dönen zeytinyağı
presleri idi. 19. yy.’da İtalya’dan
gelen metal bağlantılarla, daha hızlı ve daha az emek gerektiren verimli ezme
(kırma) makinalarına geçildi.
Bu maddi kalıntılar; dünya pazarlarının baskılarına, doğanın
zorluklarına ve imparatorluğun vergi yüküne karşı sürekli uyum sağlayan,
dinamik ve esnek bir hayatta kalma sisteminin kanıtlarıdır. Toprağın altındaki
tarih bize gösteriyor ki, geçmişi şekillendiren asıl kahramanlar saraylarda
değil, bu tarlalardadır.
Devam edecek: Osmanlı Dönemi III
Kaynaklar:
Baram, Uzi- Carroll, Lynda.
2010, Osmanlı Arkeolojisi, Kitap Yay.
Baram, Uzi – Carroll,
Lynda (Editors) – 2002, A Historical Archaeology of the Ottoman Empire Breaking
New Ground (Contributions To Global Historical Archaeology), Kluwer Academic
Publishers, New York; Created in the United States of America
Toprak, Bilal. (2023). İsrail’e Dönüş Miti Bağlamında Kutsal Metnin
Araçsallaştırılması, Artuklu Akademi, Makale
Yahya, A. H. (2010). Heritage Appropriation in the Holy Land,
Controlling the Past, Owning the Future: The Political Uses of Archaeology in
the Middle East. ed. Bradley J. Parker vd., University of Arizona Press.
Tucson.
Güler, Mehmet Emin. 2024, İsrail’in Arkeoloji Disiplini Üzerinden Ulus
Kimliği Oluşturma Çabası, TYB Akademi; 41: 168 -185
Kurt, Menderes. 2020, Filistin’deki İşgale Meşruiyet Üreten Bir
Yöntem Olarak İsrail Arkeolojisi, Dergi Park, 35, Sayı: 1, 213 – 242



