Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi IV
Antik Çağ Yunan
düşüncesinin idealist üçlüsü; Sokrates-Platon-Aristoteles’in
ortak yanı toplumu düzenlemeye
çalışmalarıdır. Köle ve Devlet ikileminde her üç düşünür de devleti onarmaya çalışıyorlar. Bu devlet, antik çağ Yunanlılarının köleci
devleti’dir.
Devlet,
kölelik düzeninde kölelerin sayıca artması sonucu zorunlu bir baskı örgütü
olarak belirmiştir.
Feodal
düzende ise bu örgüt (devlet), köle sahipleri yerine büyük toprak sahiplerinin hizmetinde
bir düzenleyicidir.[1]
Peki, Osmanlı devlet düzeninde
durum nasıldı?
Ortaçağ ve Yeniçağ’da feodal
bir Osmanlı devletinden söz
edebilir mi?
Köleci toplum düzeni, Osmanlı’da yahut eski Türk toplumlarında
yaşanmış mıydı?
Osmanlı Üretim Tarzı
Toprağın altındaki Osmanlı bulgularına göre, Osmanlı üretim
ilişkilerinin toprağa bağlı olduğunu
söyleyebiliriz.Mimari kalıntılar ve arşiv belgelerine bakarak, Üretim biçimini
toprağa bağlasak da Osmanlı toprak rejimini feodal olarak nitelendiremeyiz.
Çünkü köleci düzenden evrilen Batı toplumlarının klasik feodal yapısı, Osmanlı’da
oldukça farklıdır.
Bir dönem Asya Tipi
Üretim Tarzı (ATÜT) tartışmalarına konu olan Osmanlı Üretim ve yönetim
yapısı, ülkemizde halen açıklığa kavuşmuş değildir.[2]
İktisat tarihi araştırmalarında olayları kronolojik olarak
sıralamak yetmez; üretim, mülkiyet ve artık ürünün nasıl paylaşıldığını
gösteren yapısal modeli de (üretim tarzını) ortaya koymak gerekir.
Bilim insanı "gündeliğin" peşinden koşmaz;
gündelik olayların birikerek nasıl bir "yapı" oluşturduğunu inceler.
Bugünü anlamak, dünü bugünün kurucu unsuru olarak
kavramaktan geçer. Modern Türkiye’nin dokusunu anlamak istiyorsak, 600 yıllık
Osmanlı mirasının ve onun dayandığı ekonomik temellerin derinliklerine inmek zorundayız.
Bu pencereden bakıldığında, Batı feodalizmini ve Osmanlı
tarzını ait oldukları yere oturtmak gerekir.
Batı Feodalizmi’nin Kökleri
Batı Feodalizmi’nin köklerini anlamak için, köleci
imparatorluk Roma’nın kuruluşuna kadar
gitmek gerekir.
Roma’nın kuruluşu, İtalya’da Etrüsk istilası ve site
devletlerinin kurulumu ile başlar.
MÖ. 8. Yy. öncesi Latin çoban klanlarında toprak kolektif
olarak sahiplenilirdi.
Geleneksel klan
mülkiyeti parçalanınca toprak, devlet
mülkiyetine geçer.
Site devleti, toprağı site adına üretim yapması için ailelere (pater familas) paylaştırır.
Sonuçta iki keskin
sınıf doğar: Patrici ile Plepler.
Toprak sahibi
vatandaşlar Patricilerdi.
Mülksüzleşen klan üyeleri Pleplerdi.
İlk toprak dağılımı eşitliğe dayanıyordu.
Her aileye 0,5 hektarlık (Heredium) küçük tarlalar verilirdi. Bu ölçekte üretim
Pazar için değil, salt hayatta kalmak içindi. Artık ürün (surplus) yoktu. Sitenin varlığını sürdürebilmesi ve pazar
yaratabilmesi için yeni toprakların fethedilmesi gerekiyordu. Bu da “sürekli
savaşlar” demekti.
Savaşa yönelim, küçük
çiftçinin yapısal iflasını ve köleleşmesini getirdi.
Şöyle ki, Plepler zorunlu askerdi, kendi teçhizatını sağlamak
zorundaydı. Savaş nedeniyle tarlaların ihmal eder, Patrici’ye borçlanırdı.
Sonuçta iflas eder, tarlalarını elden çıkarıp Roma’ya göç
ederek köle haline gelirdi.
Cumhuriyet dönemindeki sürekli savaş hali, Roma ordusunun
belkemiği olan özgür çiftçiyi kendi
zaferiyle yok eden bir tuzağa dönüştürdü.
Köle, “küçük toprak
sahibini kovmak” anlamına geliyordu.[3]
Köleleştirilen küçük toprak
sahipleri ve savaşlarda alınan esirler, tasfiye
edilen yahut fethedilen topraklarda istihdam edildi.
Böylece Roma’da köleci
üretim tarzı doğdu.
Patrici sınıfı, köylülerin elinden çıkan toprakları ve devletin
fethettiği yeni alanları devasa işletmelerde (Latifundium) birleştirdi. Savaşın getirdiği esir bolluğu, bu dev
toprakların gerektirdiği eksik emek sorununu bedava köle gücüyle çözdü.
MÖ. 486’da çıkan Plep İsyanı, kamu topraklarının (ager
publicus) devlete iadesini sağladıysa da bazı Pleplere vatandaşlık hakkı
verilince bölündü ve MÖ. 104’te tarihsel bir kırılma yaşandı. Roma hür köylüyü
tamamen yok ederek, üretimi tümüyle köle emeğine bağladı. Ancak bu durum Roma
köleciliğinin sonunu hazırladı.
İmparatorluğun aşırı genişlemesi, yayılmacı fetihlerinin
durması ve yönetim zaafları nedeniyle Roma bunalıma
girdi. Yeni köle akışının kesilmesi, köle maliyetlerinin artması ve
ekonomik durgunluk köleci yapıyı çökertti.
İşgücü ihtiyacının köleler yerine kolon (kiracı çiftçi) sistemine kayması ve Hristiyanlığın etkisiyle
köleliğe bakışın değişmesi, köleci sistemin çöküşünü hızlandırdı.
Köle emeğine dayalı dev
mülkiyetler (Latifundium), Batı
feodalizminin ana kaynağını oluşturdu.
Feodalizmin ihtiyaç duyduğu eşitsiz, toprağa bağlı ve
parçalı yapı, Latifundium adı verilen dev
toprak işletmelerinde ortaya çıktı.
Osmanlı sistemi, işte bu
“Latifundium ve köle” mekanizmasını üretemediği için feodaliteye giden yapısal
yola asla tam olarak giremeyecekti.
Asya Tipi Üretim Tarzı ve İktâ Sistemi
Tarihsel analizlerde sıkça başvurulan Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramı, Doğu toplumları için önemli
ipuçları barındırsa da bazı çevrelerce benimsenmedi. Ciddi metodolojik hatalar içeren
bu modelin zaman ve mekân sınırlandırması olmadığı ileri sürüldü. MÖ. 5.000
yılındaki Mısır ile MS. 1.500 yılındaki Osmanlı’yı aynı kefeye koyduğu, Mısır’dan
Aztekler’e, Afrika kabilelerine kadar Batı dışı her şeyi aynı torbaya koyduğu
ileri sürüldü.
Bu teorinin kökeninde Marx’ın
Hint toplumu üzerine yazdığı notlar yatmaktadır. Karl Wittfogel’in
"hidrolik toplum" teorisiyle merkezi sulama projelerine hapsettiği bu
model, her araştırmacının kendine göre bir ATÜT tanımı yapmasına neden olmaktadır.[4]
İktâ Sistemi ise, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Ömer dönemiyle şekillenen bir modeldir.
Mülkiyetin bireylerde temerküz etmesini engelleyen bir devlet kalkanı olarak
kabul edilir. Arazi kişilere mülk (temlik) olarak değil, bir hizmet karşılığı
“kira/intifa” olarak verilir.
Selçuklu iktâ sistemi Hz. Ömer’e dayandırılır.
Model olarak Abbasiler’den
Selçuklulara geçtiği savunulsa da Selçuklu
ikta’nın göçebe kökenli olduğu ve göçebelerde
otlakların paylaşılması olgusuna
dayandığı ileri sürülür.[5]
Nizamülmülk’ün kurduğu Selçuklu sisteminde, iktâ sahipleri
yerel birer derebeyine (feodal lord) dönüşmesin diye topraklar onlara miras
bırakılmaz ve periyodik rotasyona tabi tutulurdu.
Hizmet karşılığı olarak iktâ sahibinden arazi durumuna göre,
örneğin 400.000 kişilik asker (sipahi) beslemesi istenirdi. Böylece hazineye
yük olmadan devasa bir düzenli ordu oluşturulurdu.
Aynı zamanda bu sistemle göçebe Türkmenler toprağa bağlanır,
tarımsal üretime entegre edilirdi.
Anadolu’da hüküm süren Bizans
(Doğu Roma) Pronoia sistemi de, iktâ sistemine benzetilir. Batı
feodalizminin uzantısı olan bu sistem, 11. yüzyıldan itibaren (özellikle
Komnenoslar dönemi) merkezi otoriteyi güçlendirmek ve orduya asker sağlamak
amacıyla, devletin vergi gelirlerini veya arazilerini askeri hizmet
karşılığında kişilere (Pronoia sahipleri) devrettiği bir toprak ve askeri
yönetim mekanizmasıdır.
İlhanlı Defterhane ve Rûznamçe (Kayıt ve Tahrir
Kültürü), aynı dönem Anadolu toprak rejimine ait olgulardı. Anadolu Beylikleri, Akkoyunlu Soyurgal / Divanî sistemi gibi toprak rejimlerinin
tümü, bir sentez olarak Osmanlı Tımar sistemini
oluşturan başlıca etkenlerdi.
Devam edecek: Osmanlı Dönemi V (Osmanlı Tımar Sistemi)
Kaynaklar:
Bloch, Marc. 1983, Feodal Toplum, Çev. M. Ali Kılıçbay, 1. Baskı,
Savaş Yay.
Kılıçbay, Mehmet Ali. 1985, Feodalite ve Klasik
Dönem Osmanlı Üretim Tarzı, 2. Yazım 1. Baskı, Verso Teori Yay.
Engels, Friedrich. 1977, Anti-Dühring, Sol
Yay.
[1]Bloch, 1983; 524
[2] Kılıçbay, 1985; 3
[3] Engels, 1977; 292
[4] Kılıçbay, 1985; 4
[5] Kılıçbay, 1985; 262







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder