17 Haziran 2026 Çarşamba

Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X (Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 


Karadeniz Arkeolojisi – Osmanlı Dönemi X

(Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji)

 

“Osmanlı Arkeolojisi” olur da “Osmanlı Dönemi’nde Arkeoloji” olmaz mı?

Günümüzde “Osmanlı Arkeolojisi”nin ayrı bir bilim dalı haline geldiğini gördük. Batı’da arkeoloji biliminin doğuşuyla birlikte Osmanlı’ya yansıması nasıl oldu; arkeoloji alanında Osmanlı Dönemi çalışmaları nelerdi?

Şimdi de onu ele alalım.

 

Arkeoloji Biliminin Doğuşu ve Osmanlı ile İlgisi

 

Her şey İtalya’nın Pompei kentiyle başladı.

MS. 79'da Vezüv Yanardağı patlamasıyla küller altında kalan Pompei kentiyle yüzlerce yıl kimse ilgilenmedi, adeta unutuldu. Ancak 16. Yy.’da yeniden keşfedildi ve 1763’te Arkeoloji biliminin doğuşuna neden oldu.

İlk etapta definecilik veya hazine avcılığıyla başlayan eski kentlere olan ilgi, giderek  günlük yaşam nesneleri, freskler ve insan kalıntılarının açığa çıkarılmasıyla bilimsel bir araştırmaya dönüştü. Antik Roma kültürünü günümüze konservatif özellikleriyle taşıyan Pompei’nin ardından gözler, Arkeoloji için en cazip bölge olan Antik Yunan, Mısır ve Mezopotamya’ya yöneldi. Ancak bu topraklar, dünyanın en büyük imparatorluklarından birine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’na aitti.

Arkeolojik araştırmalar Osmanlı topraklarına gelip dayandığında, İmparatorluk “En Uzun Yüzyıl”ını yaşıyordu. 19. Yy.’da gelindiğinde Batı Emperyalizmi, Osmanlı’daki eski eserleri yağma yanında, casusluk ve imparatorluk topraklarını işgal amacı taşıyordu.

 

Osmanlı Topraklarında Arkeoloji

 

Osmanlı coğrafyası, Mezopotamya, Mısır, Antik Yunan ve Helenistik Dönem’e ait önemli kültür varlıklarına sahipti. Tarihin kaydettiği medeniyetlerin çok kıymetli eserleri bu imparatorluğun elindeydi. Roma ve İslâm Eserleri kategorisine dâhil edebileceğimiz eserleri de katınca Batı’nın gözü bir kez daha Osmanlı’ya çevrildi.

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başladı. Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırdı.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğdi, hatta bazı eserleri hediye olarak verdi; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başladı.

1753 yılında British Museum’un kurulmasıyla birlikte eski eser toplayıcılığı başladı. Bu mücadele aynı zamanda Yakındoğu’daki güç rekabetiyle de bağlantılıydı. Öte yandan, özellikle Grek ya da Roma eserleri söz konusu olduğunda Avrupalılar bunlara kendi tarihlerinin geçmişe yönelik uzantıları olarak görmekteydi.

İlk başlarda Avrupa başkentlerinde kurulan müzelere eser toplama yarışının yanı sıra, bu durum geçmişteki Batı’nın ve Batı uygarlığının meşru ve paylaşımsız mülkü olduğunu iddia etmenin yolunu açmaktaydı.

Osmanlı Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın Luksor dikilitaşını 1830’da Fransa’ya hediye etmesi, 1857’de Abdülmecid’den alınan izinle Halikarnas Mozolesi  (Halikarnasos Mausoleion) kabartma ve heykellerin İngiltere’ye götürülmesi, Pergamon Zeus Sunağı’nın Berlin’e taşınması resmi kanalla yapılan antik eser yağmalarıydı.

Fransa’ya hediye edilen Luksor dikilitaşını taşıyan geminin komutanı Verninac de Saint-Maur’un sözleri, tarihe düşülmüş acı bir ifadedir:

“Fransa, bir dikilitaşı, Nil Nehri’nin taşıdığı ve durmadan yükselmekte olan çamurdan veya bugün bile bu zarif taştan iğnelere sadece devrilmelerinden korktukları ve devrildikleri takdirde döküntülerini yontmaktan aciz olacakları için saygı gösteren Türklerin vahşi cehaletinden kaçırmakla, antik eserlerin kıymetini bilen yegâne kişiler oldukları için hepsine sahip olmayı hak eden Avrupa’nın ilim çevrelerinin minnettarlığına layıktır. Eskiçağ, meyvelerini toplamak amacıyla onun toprağını sürenlerin doğal hakkı olan bir ülkedir.“

 

Tanzimat’tan Önce Osmanlı’nın Eski Eserlere Bakışı

 

Bu dönemde Osmanlı devletinin eski eserler konusunda bir bilgiye sahip olmadığı görülmektedir. Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, daima yapı malzemesi sağlanan bir taş ocağı olarak görmektedirler.

Bu durum, daha Selçuklular devrinde başlamıştır. Osmanlı, Baalbek ve Mısır’dan getirilen sütunlar Süleymaniye Camii’nde, Girit Savaşından sonra elde edilen iki sütun yerinden sökülerek Yeni Cami’de, Bergama’daki kilise harabesinden sökülen sütunlar Nuriosmaniye Camii’nin yapımında kullanılmıştır. Kaynaklara bakmaksızın bu örnekler çoğaltılabilir: Civarımızdan pek çok tarihi yapıda olduğu kadar pek çok eski yapı da antik çağın yazılı ve süslemeli malzemesinin sökün edilerek kullanıldığı görülebilmektedir.

Dış ülkelerden gelen eski eser avcılarına ise Padişah hükmüyle “ikram” söz konusudur. “Bu taşlardan ziyadesiyle bulunduğundan isteyene verilmesi” hükmolunmuştur. Hatta bazı nadir parçalar, sarayın özel konuklarına hediye verilmektedir.

Özetle; Osmanlı yöneticileri antik şehirleri, yeni binalar için bedava yapı malzemesi sağlayan birer "taş ocağı" olarak görmekteydiler.





 

19. Yüzyıl Başında Avrupa Etkisiyle Arkeolojinin Keşfi

 

Fransız İhtilali sonrası gelişen milliyetçilik akımıyla birlikte toplumlar, etnik kimliklerini yaşadıkları coğrafyadaki eski eserlerle özdeşleştirmeye başlamıştır.

Avrupa devletleri arasındaki eski eser toplama yarışı ve müzelerin kurulması (British Museum, Louvre), Osmanlı topraklarındaki eserlere olan talebi artırmıştır.

Osmanlı yönetimi bu dönemde başlangıçta Batılıların taleplerine boyun eğmiş, hatta bazı eserleri hediye olarak vermiştir; ancak zamanla eski eserlerin siyasi boyutunu keşfetmeye başlamıştır.

Eski eserlerin yurt dışına kaçırılması ve kazıların suistimal edilmesi, devlette bir kızgınlık uyandırmış ve ilk yasal adımların atılmasına zemin hazırlamıştır.

Müzecilik ve Kanuni Düzenlemeler Dönemi (1869 ve Sonrası): 1869 yılında Müze-i Hümayun'un kurulması ile eserlerin devlet eliyle toplanması ve korunması süreci resmen başlamıştır. Aynı yıl çıkarılan fermanla, eyaletlerdeki arkeolojik buluntuların merkeze gönderilmesi zorunlu kılınmıştır.

Osman Hamdi Bey'in müze müdürlüğü döneminde, bilimsel arkeolojik çalışmalar (Nemrut Dağı, Sayda kazıları) hız kazanmıştır.

1874 Nizamnamesi ve hukuki yaklaşımlar: Eski eserlerin 1/3'ünü bulana, 1/3'ünü arazi sahibine verilirken; 1884 Âsâr-ı Atîka Nizamnamesi ile tüm eserlerin mülkiyetinin tamamen devlete ait olması ilkesi getirilmiş ve yurt dışına çıkarılması kesin olarak yasaklanmıştır.

Son dönemde müzeler, sadece bilimsel kurumlar değil, aynı zamanda Avrupalı ziyaretçilere devletin varlığı ve gücü hakkında mesaj veren ideolojik araçlar haline gelmiştir. Osmanlı toplumunun son dönemdeki bu uyanışı, modern Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancılarını içinde barındırır.

 

Devam edecek: Osmanlı Dönemi Kazıları

 

Kaynaklar:

 

Shaw, Wendy M. (2004), Osmanlı Müzeciliği, İletişim Yay. İstanbul

Hisar, Abdülhak Şinasi (2010), Türk Müzeciliği, (Yayına haz. Necmettin Turinay), YKY, İst.

Türker, Atila (2022), Osmanlı’nın Gözünde Arkeoloji, Samsun, OMÜ Ders Notları

Özbalaban, Onur Sefer (2004), Çanakkale Onsekiz Mart Üni. Yük. Lis. Pr.

17.06.2026, Ünye Kent

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder