Avrupa Sokakları Ne Anlatıyor?
"Avrupa'da bir hayalet
dolaşıyor, Komünizm hayaleti!.”
(Das Kommunistische Manifest – Marx-Engels).
Bugün, Avrupa’da 21 Şubat 1848’de yayınlanan bir manifestonun adeta güncellenmiş versiyonu yaşanıyor. 178 yıl sonra Fransa’da yeniden başlayan eylemler tüm Avrupa’ya yayılıyor; Avrupa ayakta ve Avrupa sokakları bize ne anlatıyor?
İşte sokaklardan yükselen protestoların Batılı yazarlarca
yorumlanışı ve bize yansıyış biçimi:
1. Kuşak Çatışmasından "Emekli-Öğrenci" Ortaklığına
Fransa'da hükümetin bütçe kısıtlamalarını ve kemer sıkma
paketlerini meşrulaştırmak adına başvurduğu en belirgin yöntemlerden biri,
toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren ideolojik bir algı yönetimi kurmak
oldu. İktidar, emekli aylıklarının dondurulması ve reel olarak geriletilmesi
kararlarını savunurken, bu kesintilerden elde edilecek kaynağın milli eğitim
bütçesine aktarılacağını iddia etti. Bu söylem, kuşaklar arası dayanışma
fikrini sabote ederek aynı ekonomik darboğazın mağduru kılınan grupları
birbirine karşı kışkırtma çabasından ibaretti.
Ancak sokaklardaki sosyolojik gerçeklik, iktidarın bu bölücü
stratejisini boşa çıkardı. Yetersiz okul binaları, hijyenden uzak sınıflar ve
öğretmen eksikliğine karşı sokaklara çıkan lise öğrencileri ile kazanılmış
hakları budanan ve maaşları eriyen emekliler aynı barikatların arkasında yan
yana geldi. Hükümetin halka "muhasebe hesaplarının dayattığı bir
kaçınılmazlık masalı" olarak sattığı tasarruf paketlerinin, aslında krizin
faturasını toplumun en kırılgan kesimlerine kesme tercihi olduğu açıkça
anlaşıldı.
"Sömürülüp posası çıkarılan emekli ile kurban edilen
öğrenci arasındaki ortaklık apaçık ortada." — Stéphane Sahuc (Humanité)
Bu tablonun sunduğu en çarpıcı çıkarım, iktidarın kurduğu
"kuşak çatışması" tuzağına rağmen kitlelerin ortak mağduriyet
zemininde buluşabilmesidir. Gençler ve emekliler, kendi haklarına yönelik
saldırıların aynı politik/sınıfsal tercihlerin sonucu olduğunu fark ederek
sokaklardaki direnişi ortak bir toplumsal dayanışma hattına dönüştürmüştür.
2. "Kırılan Vitrin" ve "Görünmeyen Sömürü"
Çelişkisi
Toplumsal hareketlilik tırmandığında medyanın ve siyasi
iktidarların odağı hızla "şiddet" ve "yağma" tartışmalarına
kayar. Fransa’daki eylemlerde de devlet yetkilileri "hiçbir gerekçenin
mülkiyete verilen zararı meşrulaştıramayacağını" vurgulayarak toplumsal
öfkeyi kriminalize etmeye çalıştı. Sokaklarda lüks mağazaların fragile cam
panellerinin, banka vitrinlerinin tekmelenip kırıldığı görüntüler ekranlara
taşınırken, kurumsal siyasetin gösterdiği aşırı hassasiyet derin bir çelişkiyi
görünür kılar: Bir finans kuruluşunun veya lüks markanın vitrinine vurulan
darbe anında "kamu düzeni ihlali" sayılarak lanetlenirken, o
vitrinlerin arkasında çalışan işçilerin düşük ücretlerle tüketilen ömürlerine,
güvencesizleştirilmesine ve sistematik sömürüsüne tam bir sessizlikle
yaklaşılır.
"Kırılan vitrin görünürdür. Vitrinin arkasında biriken
serveti mümkün kılan sömürü ise genel olarak görünmez kılınır." — Merkan Aksoy’dan
Sokak eylemlerindeki el koyma ve mülkiyete müdahale biçimleri
toptancı bir "vandallık" etiketiyle tahrif edilemez; bu eylemler
sosyolojik olarak farklı içeriklere sahiptir:
İhtiyaç Temelli El Koyma: Yoksulluk ve yoksunluk çemberindeki
kitlelerin, temel tüketim maddelerine erişimi yalnızca "satın alma
gücü" ile sınırlayan piyasa mantığını fiilen ihlal ederek dayanışma ve
paylaşım temelinde gerçekleştirdiği doğrudan müdahaleler.
Sermaye ve Devlet
Sembollerinin Hedef Alınması:
Bankaların, lüks tüketim merkezlerinin ve kamu binalarının hedef alınması;
bireysel bir mülk edinme arzusundan ziyade, kitlelere her gün esirgenen
zenginliği ve üzerlerindeki baskıyı hatırlatan kurumların dokunulmazlık imajını
parçalama amacını taşır.
Bireysel Edinme Eğilimi: Kapitalist sistemin sürekli kışkırttığı tüketim
arzusu ve meta fetişizminin etkisiyle, lüks ürünlere sahip olarak statü edinme
arayışının dışa vurumu.
Egemen medya ve iktidar mekanizmaları, tartışmayı odağındaki
sınıfsal sömürüden ayırıp "zarar gören özel mülk" zeminine daraltır.
Böylece kırılan camın gürültüsü büyütülürken, o vitrinlerin arkasındaki devasa
servet birikimini sağlayan görünmeyen sömürü çarkları özenle perdelenir.
3. Uluslararası Şirketlere Akıtılan Milyarlar
Avrupa genelinde hükümetler; okullara, hastanelere ve sosyal
güvenlik sistemlerine kaynak talep edildiğinde derhal "bütçe açığı"
ve "kemer sıkma zorunluluğu" masalına sarılıyor. Fransa’da hükümet 60
milyar avroluk devasa bir kesinti paketini halka dayatmaya çalışırken, sağ
siyasetçiler yıkım planlarını daha da ileriye taşıyor. Örneğin Édouard Philippe’in ekibi devlet ödeneklerinin
%2,5 azaltılmasını, hastalık izinlerinde ilk 2 günün ödemesiz geçilmesini ve
sosyal yardımların dondurulmasını önerirken; Bruno Retailleau 2032’ye kadar 197 milyar avroluk bir tasfiye planıyla
400 bin kamu görevlisinin kadrosunu yok etmeyi hedefliyor.
Oysa resmi veriler ve raporlar, kamusal hizmetlerin çöküşünün
bir "kaynak yokluğu" değil, bilinçli bir servet transferi ve politik
tercih olduğunu kanıtlıyor:
Devasa Servet Konsantrasyonu: Fransa'da en zengin 500 kişinin
toplam serveti 1228 milyar avro gibi astronomik bir seviyeye ulaşmıştır.
Koşulsuz Şirket
Subvansiyonları: Senato
Soruşturma Komisyonu raporu, yalnızca 2023 yılında şirketlere hiçbir toplumsal
istihdam veya ekolojik şart koşulmaksızın 211 milyar avro kamu yardımı
aktarıldığını belgelemiştir. Bercy
(Ekonomi Bakanlığı), 2024 yılı için bu tutarın 166 milyar avro olduğunu itiraf
etmek zorunda kalmıştır.
Sermayeye Muafiyet Ayrıcalıkları: Sermaye imparatorluklarının
vergisiz biçimde kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan Dutreil Anlaşması'nın devlete yıllık maliyeti 5,5 milyar avrodur.
Sermaye Vergi Kaçakçılığı: Ülkede yıllık vergi kaçakçılığının 80 ila
100 milyar avro arasında seyrettiği tahmin edilmektedir.
Kamu hizmetlerinde ve sosyal haklarda "bütçe yok"
diyerek hastanelerin fişini çeken ve okulları işlevsizleştiren devlet, sermaye
gruplarına devasa kamu kaynaklarını aktarmayı sürdürmektedir. Bu durum,
"bütçe disiplini" söyleminin geniş halk kesimlerini mülksüzleştirmek
için kullanılan ideolojik bir aldatmaca olduğunu net biçimde gösteriyor.
4. “Refah Devleti”nin Çöküşü ve Avrupa'ya Yayılan
Geleceksizlik
Sokaklardaki öfke Fransa ile sınırlı kalmayıp İkinci Dünya
Savaşı sonrasında kurulan Avrupa sosyal modelinin çöküşüyle birlikte tüm kıtayı
kapsayan bir hatta yayılıyor. Enflasyon, fırlayan kiralar, güvencesiz çalışma
biçimleri ve piyasalaştırılan kamu hizmetleri nedeniyle çalışanlar ve gençler
sistemik bir geleceksizlik hissiyle karşı karşıya.
Protestoların kıta ölçeğindeki somut yansımaları ve yaklaşan
eylem takvimi durumun ciddiyetini özetliyor:
İtalya (Milano, Torino, Bologna): Enflasyonun
yüzde 4,2'ye fırladığı ülkede, hayat pahalılığı ve vergi yüküne karşı sokaklara
çıkan binlerce yurttaşın eylemleri büyürken, sendikalar 20 Kasım için genel
grev çağrısı yapmış durumda.
Belçika (Brüksel, Liège): Eğitim reformları ve
kemer sıkma paketlerine karşı Brüksel-Midi istasyonu çevresinde kurulan
barikatlar polisle çatışmalara sahne olurken, sendikalar bütçe kısıtlamalarına
karşı 23 Kasım haftasında genel greve gitme uyarısında bulunuyor.
Portekiz (Lizbon, Porto): Konut fiyatlarının
2017'den bu yana ikiye katlandığı ülkede, barınma hakkı ve insanca yaşanacak
ücret talebiyle sokakları dolduran kitleler, 11 Kasım tarihinde İspanya ile eş
zamanlı genel greve hazırlanıyor.
Arnavutluk (Tiran, Durres): Kötüleşen eğitim
koşulları ve kamusal çöküşe karşı sokakları dolduran öğrenciler, Başbakan
Rama’nın istifasını talep ederek eylemlerini sürdürüyor.
Almanya, Avrupa’daki protesto dalgasının hızla
yayıldığı ülkelerden… Z Kuşağı ile başlayan eylemler 30'dan fazla kente
sıçradı, on binlerce kişi sokağa çıkarak artan yaşam maliyetlerini ve hükümetin
askerlik düzenlemelerini protesto etti. Bazı kentlerde polisle çatışmalar
yaşandı.
Artık bir diplomaya
sahip olmak iyi bir işin, haftada 40 saat çalışmak ise başını sokacak bir
ev bulmanın ya da insanca yaşamanın güvencesi değildir. Sokaklardaki öfkenin
münferit gösterilerden çıkarak Avrupa çapında genel grevlere ve üretimden gelen
gücün kullanımına evrilmesi, kitlelerin anlık tepkileri aştığını ve ellerinden
alınan geleceği geri alma mücadelesine giriştiğini göstermektedir.
5. Avrupa'da Modern Kölelik ve İnsan Ticareti
Avrupa'nın "insan hakları", "hukukun
üstünlüğü" ve "yüksek refah" söylemlerinin ardındaki görünmeyen
karanlık tablo ise Almanya'dan gelen resmi verilerle deşifre olmaktadır. Alman İnsan Hakları Enstitüsü (DIMR)
tarafından hazırlanan "Almanya'da İnsan Ticareti İzleme Raporu",
kıtanın sanayi merkezinde yaşanan ağır emek sömürüsünün dehşet verici
boyutlarını belgeliyor.
"Almanya'da her gün insan ticareti yaşanıyor; hasta
bakımında, şantiyelerde, ev işlerinde, otellerde, restoranlarda ve fuhuş
sektöründe." — Beate Rudolf (DIMR
Direktörü)
Hasta bakımı, inşaat, et işleme (mezbaha), otel, restoran ve
fuhuş sektöründe binlerce insan; suç örgütleri ve taşeron firmalar aracılığıyla
borçlandırılarak son derece düşük ücretlerle, insani olmayan koşullarda
çalıştırılmaktadır. Almanca bilmemeleri, güvencesiz oturum statüleri ve sınır
dışı edilme korkuları nedeniyle tamamen izole edilen bu insanlar, modern bir
kölelik düzenine mahkûm edilmektedir.
DIMR verilerine göre 2024 yılında uzmanlaşmış danışma
merkezlerine günde ortalama 3'ten fazla olmak üzere toplam 1.120 mağdur
başvurmuştur. Kolluk kuvvetlerinin kayıtlarına geçen vaka sayısı ise günde
ortalama 2'yi aşarak 839 olmuştur. Mağdurların şantaj, tehdit ve utanç
nedeniyle makamlara başvuramadığı göz önüne alındığında, tespit edilemeyen
"karanlık alanın" (dark field) ne kadar büyük olduğu açıkça
görülmektedir. Bu gerçeklik, gelişmiş refah devleti vitrininin arkasında, en
temel insan haklarından yoksun kılınmış, görünmez bir emekten beslenen paralel
bir sömürü çarkının döndüğünü kanıtlamaktadır.
Sonuç
Avrupa sokaklarından yükselen bu protesto, münferit politik
bir huzursuzlukla yahut marjinal grupların gösterileriyle açıklanamaz. Mevcut
tablo, kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği, sermaye birikimi uğruna geniş
kesimlerin mülksüzleştirildiği, barınma ve eğitim gibi en temel insani hakların
piyasanın insafına terk edildiği mevcut sosyo-ekonomik modelin tarihsel
sınırlarına dayandığını göstermektedir.
Tüm bu sosyo-ekonomik dinamikleri ve sistemik çöküşü
değerlendirdiğimizde ortaya çıkan manzara şudur: Bir toplumun gelişmişliği ve
uygarlık düzeyi, dev şirketlerin bilanço kârlarıyla ve borsadaki endekslerle değil,
sıradan bir yurttaşının sahip olduğu geleceğe güven, kamusal güvence ve insanca
yaşam standartlarıyla ölçülür?
Sokaklar, halkın artık kendisine sunulan vaatlere ve ideolojik
masallara değil, kendi çıplak ve sert gerçekliğine göre pozisyon aldığını gösteriyor.
Yararlanılan Kaynaklar:
George R. Boyer, The Historical Background of the
Communist Manifesto, 1998
Beate Rudolf, Alman İnsan Hakları Enstitüsü
(DIMR) Raporları.
Bruno Retailleau, Fransa Senatosu Raporları.
Katya Adler, Europe's youth is on the march
- but does anything actually unite
them? BBC









