4 Kasım 2026 Çarşamba

Avrupa Sokakları Ne Anlatıyor?

 


Avrupa Sokakları Ne Anlatıyor?

 

"Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor, Komünizm hayaleti!.” (Das Kommunistische Manifest – Marx-Engels).


             Bugün, Avrupa’da 21 Şubat 1848’de yayınlanan bir manifestonun adeta güncellenmiş versiyonu yaşanıyor. 178 yıl sonra Fransa’da yeniden başlayan eylemler tüm Avrupa’ya yayılıyor; Avrupa ayakta ve Avrupa sokakları bize ne anlatıyor?

İşte sokaklardan yükselen protestoların Batılı yazarlarca yorumlanışı ve bize yansıyış biçimi:

 

1. Kuşak Çatışmasından "Emekli-Öğrenci" Ortaklığına

 

Fransa'da hükümetin bütçe kısıtlamalarını ve kemer sıkma paketlerini meşrulaştırmak adına başvurduğu en belirgin yöntemlerden biri, toplumsal kesimleri karşı karşıya getiren ideolojik bir algı yönetimi kurmak oldu. İktidar, emekli aylıklarının dondurulması ve reel olarak geriletilmesi kararlarını savunurken, bu kesintilerden elde edilecek kaynağın milli eğitim bütçesine aktarılacağını iddia etti. Bu söylem, kuşaklar arası dayanışma fikrini sabote ederek aynı ekonomik darboğazın mağduru kılınan grupları birbirine karşı kışkırtma çabasından ibaretti.

Ancak sokaklardaki sosyolojik gerçeklik, iktidarın bu bölücü stratejisini boşa çıkardı. Yetersiz okul binaları, hijyenden uzak sınıflar ve öğretmen eksikliğine karşı sokaklara çıkan lise öğrencileri ile kazanılmış hakları budanan ve maaşları eriyen emekliler aynı barikatların arkasında yan yana geldi. Hükümetin halka "muhasebe hesaplarının dayattığı bir kaçınılmazlık masalı" olarak sattığı tasarruf paketlerinin, aslında krizin faturasını toplumun en kırılgan kesimlerine kesme tercihi olduğu açıkça anlaşıldı.

"Sömürülüp posası çıkarılan emekli ile kurban edilen öğrenci arasındaki ortaklık apaçık ortada." — Stéphane Sahuc (Humanité)

Bu tablonun sunduğu en çarpıcı çıkarım, iktidarın kurduğu "kuşak çatışması" tuzağına rağmen kitlelerin ortak mağduriyet zemininde buluşabilmesidir. Gençler ve emekliler, kendi haklarına yönelik saldırıların aynı politik/sınıfsal tercihlerin sonucu olduğunu fark ederek sokaklardaki direnişi ortak bir toplumsal dayanışma hattına dönüştürmüştür.

 

2. "Kırılan Vitrin" ve "Görünmeyen Sömürü" Çelişkisi

 

Toplumsal hareketlilik tırmandığında medyanın ve siyasi iktidarların odağı hızla "şiddet" ve "yağma" tartışmalarına kayar. Fransa’daki eylemlerde de devlet yetkilileri "hiçbir gerekçenin mülkiyete verilen zararı meşrulaştıramayacağını" vurgulayarak toplumsal öfkeyi kriminalize etmeye çalıştı. Sokaklarda lüks mağazaların fragile cam panellerinin, banka vitrinlerinin tekmelenip kırıldığı görüntüler ekranlara taşınırken, kurumsal siyasetin gösterdiği aşırı hassasiyet derin bir çelişkiyi görünür kılar: Bir finans kuruluşunun veya lüks markanın vitrinine vurulan darbe anında "kamu düzeni ihlali" sayılarak lanetlenirken, o vitrinlerin arkasında çalışan işçilerin düşük ücretlerle tüketilen ömürlerine, güvencesizleştirilmesine ve sistematik sömürüsüne tam bir sessizlikle yaklaşılır.

"Kırılan vitrin görünürdür. Vitrinin arkasında biriken serveti mümkün kılan sömürü ise genel olarak görünmez kılınır." — Merkan Aksoy’dan

Sokak eylemlerindeki el koyma ve mülkiyete müdahale biçimleri toptancı bir "vandallık" etiketiyle tahrif edilemez; bu eylemler sosyolojik olarak farklı içeriklere sahiptir:

İhtiyaç Temelli El Koyma: Yoksulluk ve yoksunluk çemberindeki kitlelerin, temel tüketim maddelerine erişimi yalnızca "satın alma gücü" ile sınırlayan piyasa mantığını fiilen ihlal ederek dayanışma ve paylaşım temelinde gerçekleştirdiği doğrudan müdahaleler.

Sermaye ve Devlet Sembollerinin Hedef Alınması: Bankaların, lüks tüketim merkezlerinin ve kamu binalarının hedef alınması; bireysel bir mülk edinme arzusundan ziyade, kitlelere her gün esirgenen zenginliği ve üzerlerindeki baskıyı hatırlatan kurumların dokunulmazlık imajını parçalama amacını taşır.

Bireysel Edinme Eğilimi: Kapitalist sistemin sürekli kışkırttığı tüketim arzusu ve meta fetişizminin etkisiyle, lüks ürünlere sahip olarak statü edinme arayışının dışa vurumu.

Egemen medya ve iktidar mekanizmaları, tartışmayı odağındaki sınıfsal sömürüden ayırıp "zarar gören özel mülk" zeminine daraltır. Böylece kırılan camın gürültüsü büyütülürken, o vitrinlerin arkasındaki devasa servet birikimini sağlayan görünmeyen sömürü çarkları özenle perdelenir.

 

3. Uluslararası Şirketlere Akıtılan Milyarlar

 

Avrupa genelinde hükümetler; okullara, hastanelere ve sosyal güvenlik sistemlerine kaynak talep edildiğinde derhal "bütçe açığı" ve "kemer sıkma zorunluluğu" masalına sarılıyor. Fransa’da hükümet 60 milyar avroluk devasa bir kesinti paketini halka dayatmaya çalışırken, sağ siyasetçiler yıkım planlarını daha da ileriye taşıyor. Örneğin Édouard Philippe’in ekibi devlet ödeneklerinin %2,5 azaltılmasını, hastalık izinlerinde ilk 2 günün ödemesiz geçilmesini ve sosyal yardımların dondurulmasını önerirken; Bruno Retailleau 2032’ye kadar 197 milyar avroluk bir tasfiye planıyla 400 bin kamu görevlisinin kadrosunu yok etmeyi hedefliyor.

Oysa resmi veriler ve raporlar, kamusal hizmetlerin çöküşünün bir "kaynak yokluğu" değil, bilinçli bir servet transferi ve politik tercih olduğunu kanıtlıyor:

Devasa Servet Konsantrasyonu: Fransa'da en zengin 500 kişinin toplam serveti 1228 milyar avro gibi astronomik bir seviyeye ulaşmıştır.

Koşulsuz Şirket Subvansiyonları: Senato Soruşturma Komisyonu raporu, yalnızca 2023 yılında şirketlere hiçbir toplumsal istihdam veya ekolojik şart koşulmaksızın 211 milyar avro kamu yardımı aktarıldığını belgelemiştir. Bercy (Ekonomi Bakanlığı), 2024 yılı için bu tutarın 166 milyar avro olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Sermayeye Muafiyet Ayrıcalıkları: Sermaye imparatorluklarının vergisiz biçimde kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan Dutreil Anlaşması'nın devlete yıllık maliyeti 5,5 milyar avrodur.

Sermaye Vergi Kaçakçılığı: Ülkede yıllık vergi kaçakçılığının 80 ila 100 milyar avro arasında seyrettiği tahmin edilmektedir.

Kamu hizmetlerinde ve sosyal haklarda "bütçe yok" diyerek hastanelerin fişini çeken ve okulları işlevsizleştiren devlet, sermaye gruplarına devasa kamu kaynaklarını aktarmayı sürdürmektedir. Bu durum, "bütçe disiplini" söyleminin geniş halk kesimlerini mülksüzleştirmek için kullanılan ideolojik bir aldatmaca olduğunu net biçimde gösteriyor.








 

4. “Refah Devleti”nin Çöküşü ve Avrupa'ya Yayılan Geleceksizlik

 

Sokaklardaki öfke Fransa ile sınırlı kalmayıp İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Avrupa sosyal modelinin çöküşüyle birlikte tüm kıtayı kapsayan bir hatta yayılıyor. Enflasyon, fırlayan kiralar, güvencesiz çalışma biçimleri ve piyasalaştırılan kamu hizmetleri nedeniyle çalışanlar ve gençler sistemik bir geleceksizlik hissiyle karşı karşıya.

Protestoların kıta ölçeğindeki somut yansımaları ve yaklaşan eylem takvimi durumun ciddiyetini özetliyor:

İtalya (Milano, Torino, Bologna): Enflasyonun yüzde 4,2'ye fırladığı ülkede, hayat pahalılığı ve vergi yüküne karşı sokaklara çıkan binlerce yurttaşın eylemleri büyürken, sendikalar 20 Kasım için genel grev çağrısı yapmış durumda.

Belçika (Brüksel, Liège): Eğitim reformları ve kemer sıkma paketlerine karşı Brüksel-Midi istasyonu çevresinde kurulan barikatlar polisle çatışmalara sahne olurken, sendikalar bütçe kısıtlamalarına karşı 23 Kasım haftasında genel greve gitme uyarısında bulunuyor.

Portekiz (Lizbon, Porto): Konut fiyatlarının 2017'den bu yana ikiye katlandığı ülkede, barınma hakkı ve insanca yaşanacak ücret talebiyle sokakları dolduran kitleler, 11 Kasım tarihinde İspanya ile eş zamanlı genel greve hazırlanıyor.

Arnavutluk (Tiran, Durres): Kötüleşen eğitim koşulları ve kamusal çöküşe karşı sokakları dolduran öğrenciler, Başbakan Rama’nın istifasını talep ederek eylemlerini sürdürüyor.

Almanya, Avrupa’daki protesto dalgasının hızla yayıldığı ülkelerden… Z Kuşağı ile başlayan eylemler 30'dan fazla kente sıçradı, on binlerce kişi sokağa çıkarak artan yaşam maliyetlerini ve hükümetin askerlik düzenlemelerini protesto etti. Bazı kentlerde polisle çatışmalar yaşandı.

Artık bir diplomaya sahip olmak iyi bir işin, haftada 40 saat çalışmak ise başını sokacak bir ev bulmanın ya da insanca yaşamanın güvencesi değildir. Sokaklardaki öfkenin münferit gösterilerden çıkarak Avrupa çapında genel grevlere ve üretimden gelen gücün kullanımına evrilmesi, kitlelerin anlık tepkileri aştığını ve ellerinden alınan geleceği geri alma mücadelesine giriştiğini göstermektedir.

 

5. Avrupa'da Modern Kölelik ve İnsan Ticareti

 

Avrupa'nın "insan hakları", "hukukun üstünlüğü" ve "yüksek refah" söylemlerinin ardındaki görünmeyen karanlık tablo ise Almanya'dan gelen resmi verilerle deşifre olmaktadır. Alman İnsan Hakları Enstitüsü (DIMR) tarafından hazırlanan "Almanya'da İnsan Ticareti İzleme Raporu", kıtanın sanayi merkezinde yaşanan ağır emek sömürüsünün dehşet verici boyutlarını belgeliyor.

"Almanya'da her gün insan ticareti yaşanıyor; hasta bakımında, şantiyelerde, ev işlerinde, otellerde, restoranlarda ve fuhuş sektöründe." — Beate Rudolf (DIMR Direktörü)

Hasta bakımı, inşaat, et işleme (mezbaha), otel, restoran ve fuhuş sektöründe binlerce insan; suç örgütleri ve taşeron firmalar aracılığıyla borçlandırılarak son derece düşük ücretlerle, insani olmayan koşullarda çalıştırılmaktadır. Almanca bilmemeleri, güvencesiz oturum statüleri ve sınır dışı edilme korkuları nedeniyle tamamen izole edilen bu insanlar, modern bir kölelik düzenine mahkûm edilmektedir.

DIMR verilerine göre 2024 yılında uzmanlaşmış danışma merkezlerine günde ortalama 3'ten fazla olmak üzere toplam 1.120 mağdur başvurmuştur. Kolluk kuvvetlerinin kayıtlarına geçen vaka sayısı ise günde ortalama 2'yi aşarak 839 olmuştur. Mağdurların şantaj, tehdit ve utanç nedeniyle makamlara başvuramadığı göz önüne alındığında, tespit edilemeyen "karanlık alanın" (dark field) ne kadar büyük olduğu açıkça görülmektedir. Bu gerçeklik, gelişmiş refah devleti vitrininin arkasında, en temel insan haklarından yoksun kılınmış, görünmez bir emekten beslenen paralel bir sömürü çarkının döndüğünü kanıtlamaktadır.

 

Sonuç

 

Avrupa sokaklarından yükselen bu protesto, münferit politik bir huzursuzlukla yahut marjinal grupların gösterileriyle açıklanamaz. Mevcut tablo, kamusal hizmetlerin tasfiye edildiği, sermaye birikimi uğruna geniş kesimlerin mülksüzleştirildiği, barınma ve eğitim gibi en temel insani hakların piyasanın insafına terk edildiği mevcut sosyo-ekonomik modelin tarihsel sınırlarına dayandığını göstermektedir.

Tüm bu sosyo-ekonomik dinamikleri ve sistemik çöküşü değerlendirdiğimizde ortaya çıkan manzara şudur: Bir toplumun gelişmişliği ve uygarlık düzeyi, dev şirketlerin bilanço kârlarıyla ve borsadaki endekslerle değil, sıradan bir yurttaşının sahip olduğu geleceğe güven, kamusal güvence ve insanca yaşam standartlarıyla ölçülür?

Sokaklar, halkın artık kendisine sunulan vaatlere ve ideolojik masallara değil, kendi çıplak ve sert gerçekliğine göre pozisyon aldığını gösteriyor.

 

Yararlanılan Kaynaklar:

George R. Boyer, The Historical Background of the Communist Manifesto, 1998

Beate Rudolf, Alman İnsan Hakları Enstitüsü (DIMR) Raporları.

Bruno Retailleau, Fransa Senatosu Raporları.

Katya Adler, Europe's youth is on the march - but does anything actually unite them? BBC

04.11.2026, Ünye Kent